31 Ekim 2008 Cuma

Mantarlı Mısırlı Pirinç Pilavı

Eğer benim gibi pilav sevenlerdenseniz bu pilavı mutlaka deneyin.Mantar ve mısırla inanılmaz bir lezzete kavuşuyor pirinç.


Malzemeler:

2 su bardağı pirinç
3 su bardağı su
az mısır yağı
3-4 yemek kaşığı konserve mısır
5-6 adet mantar
1-2 yemek kaşığı tereyağı



Yapılışı:
1.Öncelikle pirinci suyu berraklaşana kadar iyice yıkayın
2.Az mısıryağını tencereye alın ve kızınca pirinçleri ekleyip biraz kavurun.
3.Pirinçler saydamlaştıktan sonra suyu soğuk olarak ilave edi.
4.Önce yüksek ateşte,kaynamaya başladıktan sonra da ocağınızın en düşük ateşinde pişirin.
5.Bu arada ayrı bir tavada tereyağını eritin.
6.İçine ince ince uzunlamasına doğradığınız mantarları ve mısırları ekleyin birkaç dakika soteleyin.
7.Diğer tarafta suyunu iyice çekmiş olan pilavın iyice demlenmesi için tencerenin üzerine kağıt havlu kapatıp biraz bekleyin.
8.Yeterince demlenmiş pilava mantarlı mısırlı karışımı ekleyip karıştırın.
9.Küçük bir kaseye doldurup ters çevirip şık bir şekilde servis edin.
10.Bu enfes lezzetin keyifini çıkarın.
Afiyet olsun.

30 Ekim 2008 Perşembe

Islak Kek

Ekim ayına girdik gireli bir uğursuzluklar silsilesi var üzerimizde,hayrolsun inşallah.Herşey ayın başında televizyonumuzun bozulmasıyla başladı,Tuğra'yı suçladık gidip gelip karıştırdığı için ama günahı yokmuş yavrucuğun trafo patlamış.Neyse bugün tamirden döndü sonunda.Bu arada internetimizle ilgili bir sorun yaşadık,yaklaşık 1 hafta internet erişimi de yoktu evde.Ohh ne ala değil mi aynı anda hem tv hem internet yok.Düşünün artık gerisini.Neyse derken internet bağlantımız geldi,bloguma kavuştum derken blogger kapandı.Allahtan o fazla uzun sürmedi de açıldı hepimiz rahat nefes aldık.Derkennn tam da aynı gün Tuğra bey çorbasını lap topumun üzerine döktü.Ta ta taaaam bozuldu ve açılmıyor (akşamları eşimin lap top ile idare edicem artık bir süre).Hepsi bu kadar sanıyorsanız yanılıyorsunuz.Bir uğursuzluk var diyorum ya geçtiğimiz hafta termosifonumuz da bozuldu,değişmesi gerekiyor en kısa zamanda.Uffff yeter dediğinizi duyar gibiyim ama birkaç madde daha var.Tuğra beyciğim yine cep telefonumu bozdu bu arada.Elbette en büyük aksilik oğluşumun bronşit olmasıydı.Tam 1 hafta yuvaya gidemedi,iğne olmak ve antibiyotik kullanmak zorunda kaldı.Şükürler olsun ki iyi artık.İnsan sağlık söz konusu olduğunda herşeyi unutuyor ve sadece ''yeter ki sağlık olsun,gerisi boş'' dedirtiyor hayat bazen.

Bu Ekim ayı da gerçekten bizi biraz zorladı,Umarım yoldaki Kasım bizi uğurlu gelir.



Islak Kek




Özellikle ıslak kek sevenler için mutlaka denenmeli diyorum Malzemeler:

4 yumurta

2 su bardağı toz şeker

1 su bardağı sıvıyağ

1 su bardağı süt

2 su bardağı un

1/2 su bardağı kakao

kabartma tozu

vanilya

sosu için 1 su bardağı vişne suyu


Yapılışı

1.Fırını 180 dereceye ayarlayın

2.Şeker,sıvıyağ,süt,kakaoyu derin bir kaba alın ve mikserle 2.dk kadar çırpın.

3.Karışımdan 1 su bardağı ayırın

4.Ayrı bir kabın içinde 4 yumurtayı mikserle 2 dk çırpın

5.İki karışımı birbirine ekleyip biraz daha karıştırın.

6.Mikseri bırakıp spatula ile elenmiş un,kabartma tzou ve vaniyayı bu karışıma iyice yedirin.

7.İyice yağlanmış borcama boşaltığ 40 dk pişirin.Pişip pişmediğini kürdanla kontrol edin.

8.Fırını kapadıktan sonra üzerine 1 bardak vişne suyunu dökün.

9. 2-3 dk sonra ayırdığımız 1 bardak sosu da üzerine döküp tekrar fırın sıcaklığında sosu çekmesi için bekliyoruz.

Afiyet olsun.

27 Ekim 2008 Pazartesi

Susma Sustukça....


Cuma akşamından beri ben de diğer blog arkadaşlarım gibi şaşkın durumdayım.Bayan Baykuş'um Banu'cum beni arayıp da haber verdiğinde önce olayın vehametini kavrayamadım.Fakat sonradan deli oldum.Hele de bu sabah tesadüfen bir blogda kapatılma sebebini okuyunca sinirden küplere bindim.Ne kadar doğru bilemem ama sebep Digiturk'un Lig Tv yayınlarını izinsiz yayınlayan bir blog imiş.Yani bir blogla başedememiş koskoca bir Digiturk de tutmuşlar tum blogları kapatalım demişler.Çok dahiyane bir fikir,çünkü bu işi yapan adam başka bir yolunu bulup da yoluna devam edemez sanki.Tıpkı şu anda birçoğumuzun yaptığı gibi yasal olmayan yollardan bloguna erişemez sanki.Elbette ki suçlu olana ceza verilmeli ama hiçbir şeyden haberi olmayan biz çoğunluğun suçu nedir?
Hepimiz çok farklı yollardan bir şekilde bloglarımıza girip yazmaya devam ediyoruz.Belki az okunacağız,belki öncekine göre daha az yorum alacağız ama susmayacağız.Bu ekranlar tekrar bize açılana kadar da biz başka yollardan devam edeceğiz.Tüm blog yazarı arkadaşlarımı da -her ne kadar sıkıcı ve sinir bozucu olsa da- susmamaya ekranlarını terk etmemeye davet ediyorum.Lütfen susmayalım.Bu konu ile ilgili başlatılmış olan bir çok kampanya var.Lütfen hepsine katılın,sonuç çıkmaz diye düşünüp kabuğumuza çekilmeyelim.Bu hakkı elimizden almalarına tepkisiz kalmayalım.
http://blogspotacilsin.wordpress.com adresini lutfen ziyaret edin ve imza kamyansına katılın.

24 Ekim 2008 Cuma

Yorumsuz

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:
Bu ne oğlum?
Oğlu şaşkın, cevapladı:
- O bir karga baba.
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu:
- Bu ne oğlum?
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:
- Baba, o bir karga
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu.
Yaşlı baba üçüncü defa sordu:
- Bu ne?
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:
- O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun ?!
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:
- Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun ?!
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı,içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu.Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okum asını söyledi:
'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu.Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu.23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak,onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu...'

not:Bu yazıyı bir arkadaşım göndermişti,kimin yazdığını bilmiyorum ama çok hoşuma gitti paylaşmak istedim.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Yalancı İskender Kebap (Pideli Kebap) ve Domates Sosuyla Domatese Veda





Ben Ramazan'da her akşam masada taze sıcacık pide olsun isterim.Bu yıl da durum değişmedi elbette ve hemen hemen her akşam artan pideleri derin dondurucuya kaldırdım.Ve bunlardan inanılmaz bir lezzete ulaştım.Birçok kişi zaten biliyordur bu tarifi ama ben tamamen kendi kafamdan uydurdum da diyebilirim.

Dondurucudan çıkardığım pideler çözüldükten sonra küp küp kesip teflon bir tavada azıcık tereyağı ve pul biberle çevirdim.Diğer tarafta uzun uzun -tıpkı kebap gibi- yaptığım köfteleri kızarttım.Ayrı bir yerde de bolca domatesi rendeleyip biraz da su ekleyip pişirdim.

Kıtır kıtır olan pideleri servis tabağına alıp domatesle bir güzel ıslattım.Üzerine kızarmış köfteleri ekleyip pideler iyice yumuşasın diye tekrar domates sosunu döktüm.En üste de sarımsaklı yoğurdu ekleyip üzerine kızarttığım sivri biberle süsleyip servis ettim.İnanın bana dışarda yediğiniz İskenderden daha lezizdi.Dondurucuda birkaç seferlik pidem hala var.Eğer sizde de kaldıysa mutlaka deneyin,pişman olmayacaksınız.



Kızarttığım sivri biberleri de yine servis tabağına alıp sarımsaklı yoğurt döküp pul biber serptim.Yılda en fazla 2 kere kızartma yaptığım düşünülürse-ki patates kızartması da buna dahil- masum bir tabak olarak yerini alsın istedim burda.
Bu da benim kış hzırlıklarım kapsamında yaptığım sivri biberli domates sosum.Kışlık domates olarak değil de sadece köftelerin,etlerin yanında sunmak için hazırladım bunu.Kısaca tarifini de vereyim,gerçi domatesin mevsimi geçti artık bir sonraki yaza inşallah daha fazla yapacağım.


Öncelikle yıkayıp rendelediğiniz domatesleri bir tencereye alın ve ocağı açın.İçine yine dilediğiniz kadar sivri biberi büyükçe doğrayıp atın.Bol sarımsak,zeytinyağı,damak tadınıza göre isterseniz pul biber,tuz ekleyip pişirin.İyice fokurdayıp domateslerin piştiğinden emin olduğunuzda sıcakken cam kavanozlara alıp kapaklarını sıkıca kapatın ve masanın üzerine kavanozları ters çevirin.Kavanozlar soğuyunca kapakların tam olarak kapanıp kapanmadığını ve sızdırıp sızdırmadığını kontrol edin ve serin bir yere kaldırın.Kışın da marifetli hanım olmanın gururuyla aifyetle yiyin.Ben kavanozlarımın ilkini Ramazanda misafirlerime açmıştım,lezzeti harikaydı.Kahvaltı da kızarmış ekmek üzerine beyaz peynirle deneyin,harika oluyor.Artık yavaş yavaş domateslerin lezzetini kaybettiği bu günlerde bu fotoğrafı görünce şimdiden özledim mis gibi kokan domatesleri.


Ben hemen her yıl bu tarihlerde domatesle vedalaşıp bahara kadar da annemin yaptığı domates rendelerimi kullanıyorum yıllardır.Bu yıl hatta becerebilir miyim diye çok merak edip 5 kilo domates alıp ben de kendi çapımda bir deneme yapmıştım(aşağıdaki kavanozlar bu deneme sonucudur).Eeee artık koca kadın hatta anne oldum yavaştan işi ele almam gerek değil mi:))





Annemin yaptıkları yanında benimkiler çok az ama bu yıl denemeydi,becerebildiğimi gördüğüme göre seneye annemden görevi devralmam gerek.Elimize mis gibi kokan domatesleri alana kadar da bu kavanozlarla idare edeceğiz artık.

21 Ekim 2008 Salı

Yazacak Ne Çok Şeyim Var...

Tam 11 gün olmuş ayrı kalalı,meğer ne kadar önemliymiş bu internet denen meret.Elim ayağım bağlandı sanki,yemeklerini ya reklam izleyerek ya da internetten kendince ilginç şeyler (reklam,müzik klibi,çizgi film vs.) bakarak yiyen bir küçük adam olunca işin içinde bu 11 günlük sürede oldukça zorlandık.Üstüne bir de küçük adam televizyonu bozunca hepten kupkuru kalıverdik.Her öğünde allem edip kallem edip yemekler yedirmek için kırk takla atmadığım kaldı bir.Şükürler olsun ki yarın sabah kahvaltısı garanti artık,internete kavuştuk,televizyon eve teşrif edemedi tamirde kendisi hala.Elbette sadece yemek yedirme aracı değil bu internet,içimde de inanılmaz bir boşluk,hergün blogum aklımdaydı,acaba kaç kişi ziyaret etti,acaba ne yorumlar yapıldı,acaba yokluğum hissedildi mi gibi onlarca soru geçti aklımdan.Artık var gücümle çalışıp yokluğumu unutturmam gerek sanırım.Çok işim var çoook.






Tüm bu yoksunluklar yetmezmiş gibi bir de 2 gündür Küçük Adam hasta,bronşit oldu ve bizi çok üzdü. 2 gündür iğne oldu ve bir yığın da ilaç kullanıyoruz.Hasta olan tüm çocuklar gibi nazlı ve huysuz oluyor Tuğra da.Sürekli kucak istiyor,sürekli mızmızlanıyor,hep şımarık ve ağzına tek lokma almıyor.Neyse ki bugün ziyaretine gelen anneanne,dede ve babaannesini görünce biraz keyiflendi ve yüzümüzü güldürdü.Hep klasiktir ya ''Aman onlar iyi olsun da biz hasta olalım'' diye der anne babalar, gerçekten bunu çok içten hissediyor insan evladı hasta olunca.O öksürdükçe sizin ciğerleriniz sökülüyor sanki yerinden;her an gözünün içine bakıyorsunuz ne istiyor aman ağlamasın da daha çok öksürmesin diye anlamaya çalışıyorsunuz derdini;hep sevdiği şeyleri yapıyorsunuz yemeyeceğini bile bile;gece sürekli uyanıp acaba sırtı mı açılmış ya da terlemiş mi diye kontrol ediyorsunuz;iyi olsun diye dualar ediyorsunuz.Anne olmak kolay değil,hiç değil.(işte yazının tam da burasında içeriden gelen küçük adam viyaklamasıyla anne yanına gider,onu sakinleştirir ve zencefilli ballı sütünü hazırlayıp bir sonraki viyaklama için başucuna koyar).Bu iş burda da bitmez,gece gerekirse üstü değiştirilir,sütü içirilir,ağladığında yanında olduğun hissettirilip sakinleştirilir.Sabah da uykunu tam olarak alamadan yataktan kalkılıp bir sonraki günün maratonu koşulur.






Elbette bu 11 gün sadece annelik görevlerimle geçmedi,kendime ait anlarım da oldu.Uzun zamandır okuyamadığım kadar çok kitap okudum.Meğer az okumamın tek sebebi tv ve internetmiş,suçluların her ikisi de aynı anda ortadan kalkınca meydan kitaplara kaldı.Daha önceden de merakla beklediğimi söylediğim Masumiyet Müzesi'ni hemen hemen-son 30 sayfa kaldı-bitirdim.Her ne kadar umduğumu bulamamış olsam da tam anlamıyla bir solukta okudum diyebilirim.Gece gündüz demeden her boş anımda kitap elimdeydi.Orhan Pamuk'un büyük bir yazar olduğunu kabul ediyorum ama konu beni hiç tatmin etmedi,bunca zamandır beklediğime değdi diyemeyeceğim.Kim bilir son 3o sayfa belki fikrimi değiştirir ama bana kuru geldi kitap açıkçası.Elbette bu benim nacizane fikrim,fikrime katılmayanlara saygım da sonsuz.







Buralarda olmadığım süre zarfında yine bloglar arası oldukça yayılmış bir mim çok hoşuma gitti.Bloglararası Arkadaşlık Ödülü ile beğendiğimiz blogları ödüllendirme olayı,pek bir anlamlı yani.Sağolsunlar yokluğumda beni unutmayıp beni de bu ödüle layık gören Sevgili arkadaşlarım Zeren,Mübeccel ve Aslı beni çok duygulandırdılar.Ben de kendimce bir ödül listesi hazırladım hemencecik.

http://birdilimsohbet.blogspot.com/
http://aslininmutfagi.blogspot.com/
http://bayanbaykus.blogspot.com/
http://ucanmarti.blogspot.com/
http://craftwoman.blogspot.com/
http://mutfaktazen.blogspot.com/
http://kakaolupasta.blogspot.com/
http://sedametin.blogspot.com/


Elbette takip listemdeki tüm arkadaşlarım bu ödüle layıklar ama yukardaki arkadaşlarım benim takip etmekten çok büyük keyif aldığım,hayatı farklı pencerelerden görmemi sağlayan blogcu dostlarım.Bakalım onların ödülleri kime gidecek?

10 Ekim 2008 Cuma

Her Hayal Mutlu Sona Ulaşır mı?



Bu aralar yemek tarifinden daha çok mimlere cevap verir oldum ama hoşuma da gidiyor.Halbuki yayınlanmayı bekleyen bir sürü de tarifim var.Bayram sonrası Sevgili Zeren mimlemişti beni,hayalkırıklıklarım,gerçekleşen hayallerim ve şimdiki hayallerimdi konu.Afilli bir konu yani anlayacağınız.


Ben öyle çok fazla hayal kuran biri değilimdir,burcumun -Kova- da bir özelliği mantıklı olmak olduğu için sanırım hayallerim de öyle uçuk kaçık değildir.Hep bir sınır vardır hayal dünyamda bile,belki de olmayacak şeyler hayal edip sonradan kendimi kahretmek istemeyişimden.Hep ayakları yere basan,olabilirliği yüksek hayallerim oldu benim.Ulaşabilme imkanım olan,sadece biraz çaba ve tevekkülle elde edebileceğim kimilerine göre hayal bile sayılmayacak hayallerim.Elbette sayısal lotodan büyük ikramiye çıksa ne yaparım türünden basit ve herkesin düşünürken keyif aldığı hayaller de kurdum ama olmayacağını bile bile.Sayısal loto kuponu doldurmadan büyük ikramiye bana çıkmaz değil mi,o yüzden hayali bile kurulurken gerçekleşme ihtimali sıfırlanmış olurdu.


Hayattaki gerçekleşen en büyük hayalim sanırım beni çok seven,benim de sevdiğim,yanında huzuru bulduğum,kendimi güvende hissettiğim ruh eşimi bulmamdı(benim gibi bir Kova).Bundan daha da büyük mutluluk olamaz sanırım.Hayatınızın büyük kısmını birlikte yürüyeceğiniz kişinin gerçekten hayallerinizdeki gibi biri olması sizin hayattaki en büyük kazancınızdır.Gerisi boştur.Sonra benim yarım olan ruh eşimle yuvayı genişletme,evde bir bebek istemeye başladık,bir süre hayallerini kurduk,şöyle yaparız böyle ederiz falan diye.Çok da fazla hayallerini kurmamıza fırsat vermeden geleceğini öğrendik.Dünyalar bizim olmuştu sanki,hayatımızın en mutlu günleriydi,minik minik ciciler alıp,odasını hazırlayıp bekledik onu.Hep nasıl bir bebek olacak,hangimize benzeyecek diye merak ettik.Sonra o hayalini kurduğumuz minik adam bize hayatımızın en büyük sürprizini yaparak habersizce erkenden gelmeye karar verdi.Henüz 1 aydan fazla vakti vardı ve ufacık vücuduna bir sürü şey yüklenip gelmeyi göze almıştı.Doğuma girerken hem korkuyordum hem de kendimi teselli ediyordum ''ohh gözlerimi kapatacağım ve açtığımda kollarımda bebeğim olacak,hepsi geçecek'' diye.Öyle olmadı ve hayattaki en büyük ve en acı hayalkırıklığını yaşadım.Doğumun ertesi günü minicik oğlumla yoğun bakım odasında onu kucağıma bile alamadan,o çırılçıplak zayıflıktan bumburuşuk olan tenine bile dokunamadan tanıştırıldım.Hep doğumdan sonra hemşirenin kucağından benim kucağıma verileceğini ve ilk emzirişimi hayal etmiştim oysa,ilk karşılaşma böyle olmalıydı.Çok şükür Allah dualarımızı boşa çıkarmadı ve yaşadığımız hayakırıklığına rağmen süre biraz uzamış olsa da minik yavruyu bizlere bağışladı.Bu da gerçekleşmiş en büyük hayal değil midir sizce? Aramızda kalsın ama sırf hastane odasında kucağıma verilmesini ve kokusunu içime çekebilmeyi yaşayabilmek için ikinci bebek gibi bir hayalim var.bakın bu hayal bile öyle ulaşılması çok zor bir hayal değil :)

Şİmdi en büyük mutluluk hayatımdaki o 2 adamın (küçük adam ve büyük adam) birlikte oynamaları,müzik dinleyip dans etmeleri,koyun koyuna girip uykuya dalmalarını izlemek.Bir gün belki aramıza bir küçük kadın da katılır da mutluluğumuz katmerlenir kim bilir.

Bir de kendimle ilgili yapmayı çok istediğim bir hayalim var.Şimdiye kadar çalıştığım işlerde hiçbir zaman mutlu olamamış biri olarak bundan sonra tek hayalim kendi işimi kurmak.Bu da elbette ki sevdiğim,yaparken zevk aldığım,iş olarak değil de hobi olarak gördüğüm,bir an önce bitse de eve gitsem diye saate bakıp durmadığım,stresten deli olmadığım bir iş olmalı.Nedir bu,elbette mutfakla,yemekle ilgili olmalı.Hayalim hem kitap okunabilecek içinde mümkünse kendi kütüphanesi de olan,mutfağında misler gibi kokan taze pişmiş kurabiyeler ve kekler olan mini minnacık bir cafe.Hatta öyle ki ismi bile hazır,olur da bir gün başarırsam bundan da ilk sizlerin haberi olacak.


İşte benden bu kadar bu konuyla ilgili.Ben de Sevgili Seda'yı mimlemek istiyorum.Bakalım onun hayalleri ve hayalkırıklıkları nelermiş?


Not:Yukarıdaki fotoğraftaki el büyük adama,ayak da tahmin edeceğiniz gibi küçük adama aittir,henüz 1 aylıkken büyük kadın tarafından çekilmiştir.

Banu'nun Mimi ve Evde Nefret Edilesi Durumlar


Aslında sıradaki yazı konusu bu değildi ama ekranı açıp da Banu tarafından mimlendiğimi görünce -sırada bekleyen bir başka mime rağmen,onu düşünmem lazım uzun uzunnnn- hemen yazayım dedim.Konu hanımlar için uzunca bir liste ihtiva ediyor eminim,benim de upuzun bir listem var elbette ama Banucuğumun da dediği gibi hepsini yazarsam hakkımda pek hayırlı şeyler düşünmezsiniz.


*evin bilumum köşelerinde saç ve kıllar görmek özellikle de banyodan sonra küvettekilere tahammül edemem.
*tuğra beyin oyuncaklarının evin en ücra köşelerine kadar yayılmış olması ve odasına bir türlü sığamaması
*her normal insan gibi diş macununun ortasından sıkılması ki Allahtan eşim böyle bir şey yapmıyor.
*el sabununun üzerindeki köpüklerin temizlenmeden öylece bırakılması,sırf bu yüzden sıvı sabun tercih ediyorum
*temizliğin hemen ardından yağan yağmurla tüm camların batması (gerçi artık yağsın diye dua ediyoruz ya neyse)
*banyo aynasının üzerinde su lekeleri ve aynalardaki el izleri (tuğranın minik elleri bayılıyor aynalara)
*el havlularının nemli olması,sırf bu sebeple günde 2 kere havlu değiştirdiğimi bilirim
*boş yere açılmış elektrik düğmeleri ve gereksiz harcanan su
*üzerine strech film geçirilmeden buzdolabına kaldırıldığı için kurumuş peynirler
*Tuğra'nın elinden hiç düşürmediği çubuk krakerlerinin evin baş pisliği olması.

Liste böyle uzar gider ama bu kadarı yeter sanırım.Ben de arkadaşım Mübecell'i mimledim,bakalım onun evinde nelerden nefret ediliyormuş.

Not:fotoğraf bir maille gelmişti bana,kime ait olduğunu bilmiyorum ama çok hoşuma gitti be pasaklı bebiş.

8 Ekim 2008 Çarşamba

İki Günlük Birşey;Safranbolu - Amasra

Uzun bayram tatilinin bayram olan günlerini İstanbul'da kalarak ailelerimizle geçirip bayram bitiminde 2 günlük bir kaçamak yaptık eşimle.Görmeyi çok istediğimiz 2 yeri bir arada görebildiğimiz kısa ama çok güzel bir tatil oldu.Cuma sabahı erkenden yola çıkıp öğlen 11.00 gibi Safranbolu'ya vardık.



Kent bizim gibi bayramı fırsat bilip gezmeye gelenlerle doluydu.Meşhur Safranbolu evleri ve lokumuyla bildiğimiz mekan benim tahminimden de büyükmüş.Günümüzün büyük kısmını evleri gezerek
alışveriş yaparak geçirdik.Biz Kaymakamlar Gezi Evi ve Kent Tarihi Müzesini gezebildik sadece.Bir de Saat Kulesini.Aslında vakti olanlar için İncekaya Su Kemeri,Bulak Mağarası gibi görecek daha çok yerler var.
Sabahın erken saatinde başladığımız günün yorgunluğunu Arasta Kahvesinde böğürtlen şurubu eşliğinde ikram edilen kahvelerimizle attık.Kahvenin ortamı çok hoşuma gitti,Kapalıçarşı civarını hatırlattı bana.
Oralara gidip de lokum almadan,lokumcu dükkanları gezilmeden dönülmez elbette.Zaten her dükkanın kapısında lokumlar ikram edilmeye başlanıyor,bu amcam da transa geçmiş gibi lokumlarını kesiyordu ama bana pozunu vermeyi de ihmal etmedi.
Safranbolu'ya adını veren safran çiçeği de elbette bahsedilmesi gereken bir ayrıntı burada.Sadece 3 aile tarafından yetiştirilen ve dünyanın en değerli baharatı kabul edilen safranın kilosu 15.000 ytl imiş.Gramlık altın kutularında satıyorlardı ama ben daha önceden hiç kullanmadığım ve nerde nasıl kullanılır diye bilmediğimden alıp da heba etmek istemedim.

Alttaki fotoğrafın üzerine tıklarsanız safran hakkında daha detaylı bilgiler edinebilirsiniz.

Her gittiğimiz yerde mutlaka oraya özgü şeyleri yiyip içmeye çalışıyoruz aslında,o yüzden de gitmeden evvel mutlaka araştırıyoruz.Bu defa biraz yorgunluktan olsa gerek biraz da açlıktan ilk bulduğumuz şirin lokantaya attık kendimizi.İyi ki de öyle yapmışız.
Mini minnacık sarılmış bu yaprak sarmaları çok lezizdi.Orda öyleymiş bizim bildiğimiz gibi upuzun istemezmiş müşteriler,illa ki minik olacaklarmış.Lokum misali yuttuk biz de.
Yine elde açılmış enfes mantıyla devam ettik,belki Safranboluya özgü birşey değil ama yine de harikaydı.Aslında Peruhi denen bir yemekleri, varmış mantı benzeri ama ben yedikten sonra öğrendiğim için yeme şansım olmadı.Eeee garson arkadaş söyleyecekti artık burda bu yenir falan diye napalım. Peruhi ile ilgili ayrıntılı bilgi için tıklayın lütfen.
Safranlı zerde de yemeğin üstüne iyi gitti valla.Eşimin ağız tadına pek uymadı ama ben affetmedim hepsinin hakkından geldim.Bu arada masaya gelen her bir şeyin fotoğrafını çekmem de diğer masalarca komik bulundu amma görev bilinci üstün geldi ve sizler için herşey resmedildi.
Yine gitmeden önce araştırıp deneme listemize aldığımız bir şey de Safranboluya özgü Bağlar Gazozu idi.Ben yıllardır asitli şeyler içmiyorum ama kuralı bozdum ve denedim,çok bir özelliği olmasa da bizim bildiğimiz gazozlardan farklı olduğu kesin.
Bu tabelayı bir demir atölyesinde gördüm ve hoşuma gitti,sizlerle de paylaşmak istedim belki alacağımız mesajlar vardır kim bilir?
Ve bu da yine aynı demir atölyesinde cici bir kuş kafesi,insanın kuş olası ve içinde yaşayası geliyor.Hem kafesin kilidi bile yok,adına kafes bile denemez.
Ta ta taaam ve bu da bir evin kapısındaki tabela,beni korkuttu ve sizi de korkutmak için buraya koyayım dedim.Şaka bir yana anlamadım ne olduğunu bir bilen varsa paylaşsın lütfen.
Akşam saat 17.00 itibariyle Safranbolu'dan Amasra'ya otelimize hareket ettik.Yol boyu o kadar keyifliydi ki ağaçların arasından keyifli bir yolculuk sonrası Amasra'ya tepeden bakan otelimize ulaştık.




Amasra çok şirin bir sahil kasabası,bol manzaralı ve bol balıklı bir yer kısacası.Dolu fotoğraf çektim,hepsini paylaşmak isterdim ama aslında birbirinden ayırdetmek o kadar zor ki.

Amasra'ya bu gördüğünüz ufak köprü ile bağlanmış bir ada var mesela.
Bu da tavşan adası karadan biraz açıkta.Teknelerle tur yaparken o kadar yakınlaşıyorlar ki adadaki tavşanları rahatlıkla izleyebiliyorsunuz.Kara kara çok şirinlerdi.
Bunlar da yaratıcı fikirler.Böyle şeyler görünce fotoğraflamadan duramıyorum napıyım.
Klozeti faydalı hale de dönüştürmüş Amasra'lı arkadaş.




Günbatımı da oldukça güzeldi Amasra'nın.Bizim gibi oraya balık yemek amaçlı gidenler için yemek vakti geldiğinin işareti yani.Benim eşim gibi balığa doymayan biriyle evliyseniz başka şansınız yoktur böyle bir yerde.Kaldığımız süre boyunca sürekli balık yedik.Dönerken bile balığımızı alıp döndük.









Yine okuduklarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla oranın en güzel balığını Mustafa Amcanın Yeri Canlı Balık'ta yiyeceğimizi biliyorduk.Fakat inanılmaz bir üne sahip demek ki yer bulmakta zorlandık epeyce.Bir an bile boş masası olmayan bir balıkçı orası,giderseniz mutlaka uğrayın derim.İstanbulda asla yiyemiyeceğiniz kadar taze ve leziz balık pişiriyorlar
Barbun


Midye tava
benim için balıkların şahı hamsi tava.Şöyle kuyruğundan tuttuğun gibi atacaksın ağzına ne kılçıkla uğraşma derdi ne başka bişey.
Ve Canlı Balık'ın ve Amasra'nın meşhur salatası.Canlı Balık bu salatayı tam 27 malzeme ile yapıyor içine zeytinyağı katmıyor.Tadını soracak olursanız anlatacak kelime yok,hmmmmm
Bunlar da yengeç bacağından yapılmış deniz lokumları.Bunları başka bir lokantada yemiştik ama lezzeti oldukça ilginçti,hayatımda ilk defa yengeç yedim ama denizden babam çıksa yerim diyecek kadar da cesurum.





Canlı Balık verdiği balığın tazeliğine o kadar güveniyor ki balığın arkasından yoğurt servisi yapmaktan çekinmiyorlar.Bıçakla kesilmiş manda yoğurdu üzerine bal ve ceviz-fındık serpilerek servis ediliyor. Eşsiz bir lezzetti, sanırım yediğim en iyi yoğurttu diyebilirim.

Oralara kadar gidip de köy pazarını dolaşmasaydım ayıp olurdu elbette.Hiçbir şey almasam bile o tezgahları seyretmek o kadar hoşuma gidiyor ki.O yaşlı ninelerin kendi elleriyle topladığı otları anlatmaları,misler gibi reçellerini sergilemeleri,bir aldığından bir de hediye etmeleri,arkandan dua edip göndermeleri memleketimizin ne kadar eşsiz olduğunu gösterdi bana.







Bunlar da bu 2 günlük tatil boyunca her yerde gördüğüm sevdiğim yurdumun kedileri.Özellikle de minik olmaları beni cezbetti sanırım,arada bir kedi sevme molaları verdik sayelerinde.


İşte bizim 2 günlük kısa tatilimizden notlar böyle.Umarım sizler de bir nebze olsun havasını soluyabilmişsinizdir oraların.Yok eğer beceremediysem ilk fırsatta mutlaka gidin görün,balığınızı yiyin,yaşlı ninelerle muhabbet edip minik kedicikleri okşayın.Benden de bir selam söyleyin oralara.




Ordan Burdan Hayattan Bizim Usul Makarna' da