28 Ağustos 2008 Perşembe

Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk



İnsanın okumadığı bir kitabı önermesi ne anlama gelir acaba?Orhan Pamuk'un yıllardır üzerinde çalıştığı,Nobel ödülü aldıktan sonraki ilk romanı Masumiyet Müzesi yarın okurlarıyla buluşacak.Aslında birkaç saat öncesine kadar kitapla bu kadar yakından ilgili değildim.

Günün yorgunluğunu biraz olsun üzerimden atabilmek için gelişigüzel gezindiğim Tv kanallarında rastladım Orhan Pamuk'a.NTV'de Banu Güven'e Masumiyet Müzesi'ni anlatıyordu ballandıra ballandıra.Öylesine inanarak anlatıyordu ki hemen yarın gidip alasım ve elimdekileri bir kenara itip okuyasım geldi.

Kitap Kemal adında bir adamın kendinden yaşca küçük olan akrabası Füsun'a olan aşkını ve onun dokunduğu objeleri toplaması ve sonra da bu objelerle bir müze kurulması üzerine kurulmuş.Füsun'a ait küpeler,bisiklet,tv üzerindeki süs köpek bibloları,ayva rendesi vs gibi birçok ilginç eşya.Orhan Pamuk uzun süre üzerinde çalıştığı bu kitap süresinde çokca müze gezip araştırma da yapmış,çeşitli eşyalar satın almış ve bunları da kitaba dahil etmiş.Şimdi de müze için bekliyor tüm bu eşyalar.Yazarın Çukurcuma'da satın aldığı bir bina müzeye dönüştürülüp Masumiyet Müzesi hayat bulacak.

Kitap bana çok ilginç geldi,gerçi ''Kar'' da böyle ilginç bir reklamla okuyucuların merakını cezbetmişti.Kitabı bir de Orhan Pamuk'un kendi ağzından dinlemek isterseniz programın tekrarı 31/08/08 saat 21.00 da NTV'de.






en güzel yorumu sen yap hadi...

26 Ağustos 2008 Salı

Tırtıl Kurabiye




Sıcaklarla başımın bu kadar dertte olacağını önceden bilmişim gibi arşive attığım tarifler bir bir imdadıma yetişiyorlar.Aslında bir taraftan da iyi oluyor,sanki fotoğrafları çekilmiş de beğenilmemişler gibi resim dosyalarında sıralarını bekleyen o kadar çok tarifim var ki.Kimini üzerinden zaman geçince silip atıyorum kimine de kıyamıyorum bana öyle güzel bakıyorlar ki.İşte bu tırtıllar da ''bizi silme nolurr,tarifimizi de paylaş da başkaları da tadımıza baksın'' der gibi bana baktılar.



Pek çoğumuzun aslında bildiği bir tariftir bu ama yine de paylaşmak istiyorum belki bilmeyenler vardır.Ben ilk gördüğümde çok ilgimi çekmişti görüntüsü bu kurabiyenin.Sonra huni şeklinde bir kalıptan hamur geçirilerek yapıldığını öğrendiğimde ilk iş pazardan bu tırtıl kalıbını almak olmuştu.Pek çok defa da yaptım,hem çok bereketli hem de kapalı bir saklama kabında sakladığınızda günlerce tazeliğini kaybetmiyor.







Malzemeler:

yarım paket katı yağ

1 çay bardağı sıvı yağ

2 yumurta

kabartma tozu

2 çay bardağı şeker

aldığı kadar un

pudra şekeri (üzerini süslemek için)

kakao (ben bir kısmını kakaolu yaptım)


Tüm malzemeyi güzelce yoğurup özel şekil veren huniden geçirip yağlanmış tepsiye diziyoruz.Yaklaşık 170 derece fırında üzerleri hafifçe kızarana kadar pişiriyoruz.Ben hamurun bir kısmına kakao ekleyip onları da kurabiye kalıpları ile şekillendirdim.Bu şekilde de çok hoş oldular,hem minik olanlar da Tuğra için tam keyiflik oldu.Servis yaparken üzerlerine de pudra şekeri serptim.Afiyet olsun.



Yorumu olan var mıdır?






22 Ağustos 2008 Cuma

Ortaya Karışık

Bugün canım öyle herşeyden biraz biraz yazmak istiyor.Aslında bu yazmak isteği taa geceden kalma.Dün gece yarısı birkaç defa Tuğra için uyandığımda kafama esti,hadi gidip laptopu açayım da birşeyler yazayım dedim.Kafamda durmadan cümleler kurdum şöyle mi desem böyle mi yazsam diye.Söylemesi ayıptır ilham perilerim gelmişti de sabaha kaçmasınlar dedim.Uyudum uyandım ki pırrr hepsi uçmuş.Sıcaklardan sanırım canım da sıkılıyor,Tuğra da oyun grubuna başladı haftanın 3 günü 3'er saat ayrı kalıyoruz minik yavruyla.Bu zamanı verimli değerlendirmem gerek ama önce sıcakların alıp başını gitmesi şart,yoksa benim mutfakla barışacağım yok.










Dün yine bloglar deryasında dolanırken ilk defa rastladığım bir blogda Boyoz diye birşeyle karşılaştım ve isminden dolayı pek bir ilgimi cezbetti.Fakat hamurişidir diyerek koşarak uzaklaştım.İş seyahati nedeniyle günü birlik İzmir'de olan eşim gece geldiğinde kapıyı açar açmaz bana bir poşet uzattı.Ben merakla hemen açtım ve nedir diye sordum.Cevap gerçekten şaşırtıcıydı : Boyoz... Meğerse bu boyoz İzmir'e özgü bir çeşit çörek poğaca arası birşeymiş.Başka da bir yerde yapılmazmış.Demek ki ondan bilmiyorum,İzmir'e gittiğimde de kimse bana demedi ki bizim boyozumuz var gel de ye diye napıyım.Bilmeyenler ve merak edenler aşağıdaki linklerden daha detaylı öğrenebilirler.




http://www.maviizmironline.com/2008/08/boyoz.html



http://cafebrunch.blogspot.com/2008/07/boyozboyos-yahudi-brei-sefarad-mutfai.html



Eşim işyerindeki İzmirli arkadaşlarına sürpriz yapmak için işyerine de almış.Bana çok da öyle değişik bir lezzet gibi gelmedi,bildiğimiz milföy hamuru gibi kat kat açılmış ama biraz sertçe.Bizim İstanbuldaki adım başı simitçilerimiz gibi İzmir'de her köşede olurmuş boyoz satıcıları,yanında da haşlanmış yumurta yenirmiş en çok.Bu kısmı hiç sevmedim bir yumurta düşmanı olarak hiç bana hitap etmedi.Neyse sizleri de bu değişik ve yöresel çörekle tanıştırdıktan sonra başka konuya geçeyim.





**************************************************************************************************





Bu makarna da fotoğrafından anlaşılacağı üzere evde yarım yarım kalmış makarnaları tüketmek amacıyla yapılmıştı geçtiğimiz haftasonu.Sizler de öyle misiniz bilmiyorum ama ben haftasonları yemek yapmaktan nefret ediyorum.O yüzden de mutlaka ya Cuma'dan hallediyorum o işi ya da haftasonu böyle makarna gibi kolayına kaçıyorum işin.Evde azar azar kalmış makarnalarımı ve son kullanma tarihi yaklaşan konserve alabalığı değerlendirmek için yapıldı yani bu gördüğünüz makarna.Biberiye ile süslendi üzeri,biberiyeyi son zamanlarda kekikten bile sık kullanır oldum bu arada.Makarnamız keyifle yendi,yanında yeşil zeytinli,kolot peynirli ve biberiyeli salatayla harika bir Pazar menüsü işte size.





************************************************************************************************






Geçtiğimiz hafta Sevgili Uçan Martı'nın blogunda gördüğüm vişne likörü beni heyecanlandırdı ve ben de hemen deneme amaçlı yarım kiloyu attım balkona güneşin altına.Evde de unuttuğumuz bir likörümüz olduğu aklıma geldi bu vesileyle.Karşı komşumda ilk defa içtiğim ve çok beğendiğim için aldığımız bu Türk kahveli likörü sizlerle de paylaşmak istedim.Malum önümüz Ramazan,geç kalmadan paylaşayım.Likör sevenler mutlaka Mey İçki'nin Kremalı ve Türk Kahveli Likörü'nü denesinler,pişman olmayacaklarını garanti ederim.Evdeki kahvemiz biraz bayattı fotoğraftan da anlaşılacağı üzere pek de köpürmedi ama yanında likörle pek bir keyifle içildi.Bana kahve içmeye geleceklere bol köpüklüsünü yapacağıma ve de yanında kahveli likörümden ikram edeceğimi duyuruyorum.

Herkese iyi haftasonları diliyorum.
Yorumları da merakla bekliyorum.



20 Ağustos 2008 Çarşamba

İlk Defa Mimlendim ; Taklitçi Değil Kendin Ol


Blog hayatıma başladım başlayalı hep bir merakla ve imrenerek baktım bu ''mim'' olayına.Nedir,nasıl mimlenilir,mimlenince ne olur vs.Ta ta taaamm bugün de ilk defa Sevgili Aslı tarafından mimlenmişim.Konu da öyle eften püften değil hani,bayağı bir düşündüm taşındım madem mimlendik adabına uyalım dedik.Konu Taklitçilik.



Platon'a göre meydana getirilmiş tüm sanat eserleri taklittir çünkü var olan şeyler zaten düşüncelerin kopyasıdır. Mesela masa resmi yapan ressam, marangozun düşünceler dünyasından yaptığı şeyi kopya eder o halde bu ikinci dereceden bir taklittir.Bu da bir bakış açısı tabii ki ama taklit ile esinlenme arasında da fark var elbette.Bir yerlerde bişeyler görüp biz de aynısını yapmak isteyebiliriz,bunun da kimse önüne geçemez.Fakat ona kendimizden birşey katmadığımız,bize özgü hale getirmediğimiz ve tamamen aynısı olarak yaptığımızda bu taklittir.



Sanırım her konuda önüne geçilemeyen bir sorun bu taklitçilik;müzikte ,sinemada,tekstilde,kozmetikte,bilişimde,otomotivde ve daha birçok sektörde.Konusunda iyi olanların kaderi bir anlamda da taklit ediliyor olmak.Ama dünya çapında bir çok marka (Gucci,Prada,Adidas ki bunlar en çok taklit edilen markalar arasında) bunun önüne geçebilmek için taklitlerine karşı savaş açmış durumdalar.Bütçelerinden büyük bir payı taklit ürünlerini ihbar edenlere ayırmışlar.Bu konu ile ilgili makaleye burdan ulaşabilirsiniz.



Bloglarda da çokça taklit edilen ve taklit eden olduğunu biliyorum.Şahsen takip ettiğim arkadaşlarımın bloglarında çok beğendiğim tarifleri deneyip de sayfama koyacaksam mutlaka arkadaşımın adını veririm.Bunu ona ve emeğine olan saygımdan yaparım.Tüm blogcu dostların da aynı itinayı göstermeleri gerektiğine inanıyorum ve bu mim konusunun da çok yerinde olduğuna inanıyorum.Ben de her biri nevi şahsına münhasır 3 arkadaşımı mimleyerek bu oyuna davet etmek istiyorum.Canım Bayan Baykuş'um Banu ; Sevgili Zeren ve Gülden sıra sizlerde.


Yukardaki fotoğraf buradan alıntıdır.



Yorum var mı?

17 Ağustos 2008 Pazar

Karadeniz Notları 2 Uzungöl / Sürmene / Rize


Pek çok insan henüz gitmemiş olsa da Uzungöl’ün o meşhur fotoğrafını bilir,göl kenarındaki cami ve göz alabildiğine bir yeşillik.Ben yaklaşık 20 yıl kadar önce ilk defa gitmiştim ailemle beraber. Aradan geçen yıllarda oldukça gelişmiş Uzungöl,bir sürü tesis var ve ziyaretçisi de oldukça fazla.

Havanın yağmurlu olmasına rağmen insanlar çoluk çocuk toplayıp gelmişler aynen bizim gibi.Hem yerli halk hem de yerli-yabancı turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri Karadeniz’de Uzungöl.


En çok Araplar ilgimizi çekti,hepsi süper lüks son model arabalarıyla ülkelerinin kavurucu sıcaklarından kaçıp gelmişler.Buralar onlar için adeta cennet,bu kadar yeşilliği ve serin havayı başka nerde bulabilir ki insan yazın ortasında?Üzerimizde incecik kıyafetlerle evden çıktığımız halde çiseleyen yağmura da aldırmadan gölün etrafında ailecek yürüdük.Tuğra’nın yağmurluğunu bavula koymakla iyi ettiğimizi de burada anladık.Karadeniz’e tatile gidenler sakın yaz mevsimi diye aldanmasın.Bavullarına mutlaka birkaç parça kışlık eşya atsınlar hatta şemsiyelerini de.Mutlaka işe yarayacaktır.Göl etrafında yürürken elimde fotoğraf makinem bolca kare çektim bu güzellikleri ölümsüzleştirmek için.Yürürken gördüğümüz bir teyzeden de elleriyle dağlardan topladığı dağ otlarından aldım,kuşburnu ve böğürtlen çiçeği kışın çay yapıp içeceğiz ve oraları anacağız.Eskiden hatırladığım kadarıyla çok tesis yoktu Uzungölde,sayıları bir hayli artmış ve de hemen hemen hepsi dolu. Biz de uzunca bir yürüyüşten sonra iyice acıkıp bir yere girdik ve yine o eşsiz Karadeniz yemekleri ile karnımızı doyurduk
Tereyağda pişmiş alabalık,salata,mıhlama,fırın sütlaç,Akçaabat köfte.




Orda yediğim mıhlama sanırım şimdiye kadar yediğim en iyisiydi.Aman anneannem duymasın,ama kuymaktan biraz farklı o yüzden aynı kategoride değerlendirmiyorum yine de.Tuğra paşa da mekanın ve havanın etkisi ile olsa gerek çok acıkmıştı ve ilginçtir ki masada usluca oturup köftelerini yedi bizi üzmeden.Yemek sonrası gölün manzarasını bir de tepeden görmek için arabayla yukarılara tırmandık.


Hava yağışlı ve sisli olmasına rağmen oranın büyülü atmosferi gerçekten görülmeye değerdi.
Zaten bana göre Uzungöl’e ‘’Efsunlu Göl’’ denmeli.Öylesini büyülü ve bu dünyanın dışında bir havası var ki orda yaşayanların ömürlerine ömür katıyordur eminim. Uzungöl artık tam bir turistik mekan olma özelliği taşıdığından etrafta da birçok hediyelik ve yöresel eşya satan dükkan var.



Ben bakır bir yumurta sahanı aldım ne zamandır aklımdaydı zaten.Geldiğimden beri de mincilerimizi onda pişiriyorum.(Minci ya da kimilerine göre minzi nedir diye merak edenler için daha sonra anlatacağım)






Uzungöl dönüşü yolumuzu Sürmene’ye çevirdik,annemin memleketine.Annem her ne kadar Sürmeneli olsa da tüm hayatı boyunca çok az gitmiş,o yüzden de pek bilmez.Madem yolumuz oralara kadar düşmüş,annemin Sürmene’de yaşayan kuzenini ziyaret edelim dedik.Çarşının içinde küçük bir lokanta işleten Galip Abi’ye de sürpriz oldu elbette,illa o gece bizi misafir etmek ve köyden bize fındık getirtmek istedi.Fındık hakkımızı da sonraya bırakıp bir dahaki sefere kalacağımıza dair söz vererek ayrıldık.




Fındıklı’ya anneannenin evine döndük. Ertesi gün de ver elini Arhavi dedik.Oranın meşhur Rus pazarı vardır,taa oralarda bile yine bir pazar buldum yani.Eskiden bu pazarlarda gerçekten çok ilginç ve çok ucuza şeyler bulmak mümkünmüş ama ben sadece gezmekle yetindim,herkes deli gibi alışveriş yapıyor aynıları İstanbul’da da olan şeyleri almak için çırpınıyor.Elbette fiyatlar biraz daha uygun ama oralara kadar gidip de pazarda vakit kaybetmek akıl işi değilmiş.Son günümüzü pazara ayırınca Sarp Sınırına gitmeyi başka sefere erteledik.Malum ertesi gün yola çıkacağımız için çok yorulmayalım dedik.Bir de unutmadan Rize Ardeşen’in de semt pazarına gittik bir gün hem eve alışveriş yapmak hem de ne var ne yok diye bakınmak için. Herşey taze taze ve o kadar bol ki insanın hepsinden alıp İstanbul’a getiresi geliyor.En çok da balık tezgahındaki balıklar ve sarımsak dağı çekti ilgimi.





Tuğra’ya da minik bir tabure aldık (Lazca kuli deniyor).Banyoda ellerini yıkarken lavaboya yetişemediği için işimize yaradı,çok hoşuna gitti onun da. Yine bir günümüzü de Rize merkezde çarşıda geçirdik.Meşhur Rize bezlerinin satıldığı dükkanları gezdik,ufak tefek bir şeyler aldık.Tuğracığın yemeklerine katmak için taze tereyağı,meşhur Kolot peynirinden aldık.



Bir de tabii yine oraya has kavurma.Biz biraz boğazına düşkün aileyiz,gittiğimiz her yerden yenecek bir şeyler almadan dönersek ayıp olur.


Hadi minciyi de başka yazıya bırakmayayım da şimdi anlatayım yoksa araya başka şeyler girer de merakta kalanlar olur neme lazım. Minci ya da kimilerinin deyişiyle minzi Rize’ye has bir peynir türü.Aslında bildiğimiz lor peynirine benziyor.




Ama onu biraz çürütüp tavada eritilmiş tereyağına atıp üzerine de su katıp öyle tavalıyorlar.Sonra da ekmeği bana bana yiyorlar.
minci tava Benim eşim de çok sevdiğinden dedesi bir arkadaşına özel olarak yaptırttı.Ben su yerine süt ile yapıyorum daha besleyici olması açısından.Lazlar minciyi hemen her öğünde yapıyorlar.Ana yemek öncesi yenebiliyor.Ben daha çok kahvaltılarda yapıyorum. Önümüz Ramazan olduğu için bu yıl daha çok sahur menümüzde olacak minci tava.Benim gözümle ve kalemimle sınırlı da olsa kısa bir gezinti yaptınız.Umarım hoşunuza gitmiştir.

Yorumlarınız.

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Her Ölüm Erken Ölümdür ve Her Yeni Doğan Bebek Bir Umuttur.

Rize’de tatildeyken 7 Ağustos sabahı telefonuma gelen bir mesajla uyandım.Mesajda şöyle yazıyordu ‘’Bu sabaha karşı maalesef babamı kaybettik.Cenaze detayları yarınki Hürriyet Gazetesinde yayınlanacaktır’’.Mesaj en yakın arkadaşlarımdan birinden,ortaokulu ve liseyi birlikte okuduğum ve o yıllardan beridir dostum olan Lilyan’dandı.
Erol Amca uzun zamandır amansız bir hastalıkla mücadele ediyordu ve gerek sevgili eşi gerek de 2 çocuğu hiçbir zaman yanından ayrılmadan hep destek oldular ona. Ancak yolun sonuna gelince kimsenin yapabileceği bir şey de kalmıyor ne acı ki.Lilyan ve Moris inanılmaz özverili ve hayırlı evlatlar olduklarını gösterdiler ve babalarına karşı son görevlerini en güzel şekliyle yerine getirdiler.Umarım Sevgili Erol Amca da gittiği yerde huzurla uyur.Ona tekrar Allahtan rahmet diliyorum,mekanı cennet olsun inşallah.
bunlar da Batu'nun doğum şekerleri

Hayat ne garip ki bir ağlatırken bir güldürüyor.Daha Erol Amca’nın vefatı üzerinden 1 hafta geçmişti ki 14 Ağustos sabahı Sevgili arkadaşım Evrim bizlere minik dünya tatlısı Batu’yu hediye etti.Evrim de Lilyan gibi ortaokulu liseyi beraber okuduğum,hatta üniversitede de aynı sıraları paylaştığım canım arkadaşımdır.Hatta ve hatta mezun olunca da hayata aynı bankada çalışmaya başlayarak adım attık.Tüm çocukluğumuzu,gençliğimizi birlikte geçirdiğim kızkardeşim kadar yakın birinin anne olması beni inanılmaz duygulandırdı.Teyze oldum ne de olsa kolay değil.Batu’ya uzun,sağlıklı,mutlu bir hayat diliyorum.Evrimciğim de güle güle büyütsün oğluşunu inşallah.Bahtı yolu hep açık olsun.

Son söz:Bugün Berat Kandili,herkesin kandilini kutluyorum.

Yorumu olanlar buraya tıklayın lütfen.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Karadeniz Notları -1 Ardeşen/Fındıklı/Ayder

Yine bir tatili bitirdik bir yığın anı ve bir sürü paylaşılacak fotoğrafla geri döndük kürkçü dükkanımıza.Aslında paylaşılacak daha fazla şey olmasını dilerdim.Ancak tatili aile büyükleriyle beraber geçirince biraz da onlara uymak durumunda kalıyorsunuz ister istemez.




Ardeşen'de evin penceresinden manzara

Eşim Rize Ardeşen'li ve dedesinin Ardeşen’deki evine gittik biz.Doğal olarak bir otele değil de bir eve gittiğinizde görmek istediğiniz yerler yanında ziyaret etmeniz gereken akrabalar,konu komşu da programa dahil oluyor.Süre de 1 hafta ile kısıtlı olunca her şeye yetişemiyor insan haliyle.Hele bir de bizim gibi 2 yaşında yerinde duramayan bir ufaklıkla beraberseniz biraz da o yön veriyor yapılacaklara.

Biz Ardeşen merkezine 10 dk uzaklıkta sahilden de biraz yukarda denizi tam tepeden gören,arkasına dağları alan bir evde kaldık.Eşimin dedesinin evi,dede yılın büyük kısmını burada geçiriyor yalnız başına 2 yıldır babaanne yok aramızda.Kışın da İstanbul’a dönüyor istemeyerek de olsa.Ev 2 katlı ahşap bir ev ve bahçesinde meyve ağaçları olan sakin sessiz tam kafa dinlemelik.
armut ağacı
Tuğra armutlara doyamadı

kiviler henüz olmamıştı













Armut,karayemiş,fındık,kivi,portakal ne ararsanız var.Tuğra meyve delisi olduğu için pek zorlanmadık,dedesi elleriyle ağaçtan topladığı armutlar ve karayemişlerle besledi onu.Karadeniz’i bilenler bilir arazi çok engebeli olduğu için olur olmaz yerlerdeki ağaçlardan meyve toplamak bazen zor olabiliyor.Bunun için de musakkale denilen bir alet geliştirmişler,ucunda fileden bir torba asılı olan uzunca bir sopa.Onun yardımıyla alıyorlar meyveleri kolaylıkla,ama maalesef fotoğrafını çekmeyi unutmuşum.


Elbette Rize’de gözünüzün gördüğü her yerde çay olduğunu söylememe gerek yoktur.Tek bir santimetrekarelik alan bir boş değil,her yer yeşil;neredeyse insan eksen insan çıkacak cinsten bereketli topraklar.


Çayları toplamak için de ailelere yarıcılar yardım ediyor.Çünkü herkes yerini toprağını bırakıp büyük şehirlere yerleşmiş ve yeni nesil de pek bu işlerden anlamıyor.


Tıpkı eşimin ailesinde de olduğu gibi,rahmetli babaanne toplarmış kendi çaylarını eskiden ama artık yarıcılar yapıyor bu görevi.Yarıcılık demek de toplanan çaydan elde edilen hasılatın yarı yarıya paylaşılması anlamına geliyor. Dedenin evinin alt katında yaşayan yarıcı aile de çok cana yakın ve Tuğra çocuklarla çok iyi vakit geçirdi.Özellikle de inekleri ile,orda olduğumuz 1 haftalık sürede de hep misler gibi katkısız doğal sütünü içti. (üstteki resimdeki de Meryem Teyze ve torunu Gizem).Karadeniz Kadını yazıma eklediğim fotoğrafdaki kadın gibi aynı Meryem Teyze;hem torunlarına bakıyor gelinler başka yerlerde çay topladıkları için,hem evinin işini yapıyor;kendi ekmeğini,pekmezini,peynirini,tereyağını kendi elleriyle yapıyor;bu arada 2 ineğine bakıyor bunca işin arasında gün içinde mutlaka onları beslemek için taze otlar topluyor;yine de yüzünden gülücükler hiç eksik olmuyor.

bunlar da sarı inek ve yavrusu

Bizimle aynı zamanda Karadeniz’de bulunan kuzenim ve eşiyle beraber bir gün Ayder’e çıktık.Adı gibi fırtına gibi akan Fırtına Deresi’nin eşliğinde gerçekten bu zamandan çok uzakta bir yere ulaşıyorsunuz Ayder Yaylasında.


Aslında Karadeniz’i gezme şansınız olursa her yeri ayrı güzel ve doğallığını bozmamış ne insanı ne de doğası.Sanırım onca turistin de defalarca o kadar yola rağmen Karadeniz’e gitmesi bundandır.Fırtına Deresi özellikle son yıllarda rafting meraklıları için de çok cazip.
Şenyuva Köprüsü (yapılış tarihi 1696)

Rize’ye bağlı Çamlıhemşin deyince akla gelen ilk şey, Ayder Yaylası. Yaylaya Çamlıhemşin içinden geçerek ulaşıyorsunuz. Ayder Yaylası’na çıkarken dünyanın korumada öncelikli 200 ekolojik bölgesinden biri olan Fırtına Vadisi’nden geçiliyor. Çamlıhemşin’e 19 kilometre uzaklıkta ve 1358 metre rakımlı Ayder’de 2 bin yatak kapasitesine sahip 25 otel ve pansiyon var. Suları 260 metre derinlikten çıkan, sıcaklığı 50 dereceye ulaşan Ayder kaplıcalarını da unutmayalım. Burada trekking yapmak için çok uygun alanlar bulunuyor. Ayder’de her temmuzda boğa güreşleri yapılıyor.(bu bilgi Hürriyet gazetesi arşivinden alınmıştır.)
Ayder’e giden yolda Fırtına Deresi üzerinde çok güzel köprüler var,altınızda deli gibi akan Fırtına’nın şarkısı eşliğinde sonsuz yeşillik sizi alıp götürüyor.
alttan akan suyun sesini de getirmek isterdim

Tabii tüm bunları yaşarken bir taraftan da Tuğra’nın itirazları,arabadan inerken terli kıyafetlerini değiştirmeme inatları,ağlama krizleri,iki lokma yememize izin vermemelerini yaşıyoruz ama şimdilik onları unutalım.
koltuğunda oturmaktan sıkılmış bir küçük adam

Ayder’e çıkmadan önce yolumuz üzerinde olan Zilkale’yi görmek istedik ancak tadilatta olduğu için ancak dışardan görebildik,oysa içinden manzara çok güzelmiş söylenenlere göre.



Ayder’de yemeğimizi Mucit Mustafa’nın yerinde yedik,hava ince ince çişelerken menümüzde bol tereyağında kızarmış alabalıklarımız,mıhlama,kiremitte köfte,kiremitte sebzeli kebap,mısır ekmeği vardı.




Tesis oldukça büyük ve kalabalık,minik bir elektrik santrali var ,elektrik enerjisi üretip tesisin elektriğini de kendileri sağlıyorlar.Bir de mısır değirmeni var sürekli mısır unu öğütüyor ve dileyen hemen tazecik satın alabiliyor.Almadığıma sonradan çok pişman oldum sormayın gitsin.



Afiyetle yediğimiz yemeğin üzerine çaylarımızı da içtik ama küçük bardakla elbette…


Mustafa Mucit’in yerinden sonra bir başka tesise uğradık kahve molası için,Hoşdere Kalegon Dağ Evi-Ayder.Masamızda oturmuş kahvelerimizi yudumlarken kulağımıza gelen tulum sesi bizi çağırdı kendine.Tuğra tulum sesini duyunca yerinde duramıyor babası daha bebekken öyle bir işledi ki içine çocuk deli oluyor,başlıyor horona.Neyse Tuğra ile müziğin geldiği yere yöneldik ki,5-6 tane bey kendilerine özel tulum çaldırıp eğleniyorlar.Ama etraftan bizim gibi dayanamayıp gelenlerin sayısı artınca onlar da ortadaki boş alana geçtiler katılanlarla beraber horon ziyafeti çektiler herkese.Eee oralara kadar gidip de horon da tepmedik demedik yani.Horon sırasında o kadar etkilenmiş ve kendimi kaptırmışım ki fotoğraf çekmeyi unutmuşum kusuruma bakmayın.

Bu yıl çok fazla yer göremedik ama daha uzun yıllar oralara gideceğimiz düşünülürse hepsi sırayla olur.Daha çok Ardeşen-Fındıklı arasında geçti tatil.Ardeşen’de dede,Fındıklı’da eşimin anneannesinin evi var.Fındıklı da çok şirin bir yer,yeni Karadeniz sahil yolu anneannenin hemen evinin önünden geçiyor ama çok da fazla trafik olduğu söylenemez.Karşınızda deniz var ama hava girmek için pek müsait olmamış bütün yaz.Bizim orada olduğumuz 1 hafta süresince de sadece 1 gün hava açıktı ama güneşli değil.Ardeşen’de yarıcı Meryem Teyze,Fındıklı’da da anneannenin bahçede misler gibi domatesler,salatalıklar (Lazca şuka diyorlar,benimki de pek hoşuma gidiyor bu isim) ,patlıcan,biber yetiştiriyorlar.








Dönerken de anneannenin bahçesinden olmuş domatesleri,salatalıkları topladım;ağaçtan kocaman kocaman limonlardan aldım ve şimdi afiyetle yiyoruz.Yine kayınpederim ve eşimin topladığı karayemişlerden de reçel yaptım yoksa yenmeyip ziyan olacaklardı.Karayemiş özellikle şeker hastaları için çok faydalı bir meyve, cicekleri cay olarak kullanildiginda kan temizleyici olmasi bakimindan vücuda yarari büyük.



bu da bahçedeki güzel çiçeklerden biri

Karayemişin kurutulmus cicekleri, cay olarak kullanilarak kan temizleyici olmasindan dolayi cilde ve romatizmal hastalıklara iyi gelirmis. Bogaz iltihaplarina gargara olarak kullanılıp,idrar söktürücü olmasından dolayı, böbrek ve idrar yolu taşları bakimindan iyi gelirmis. Ayrıca yapraklarından da mürekkep yapılırmış.


Uzungöl gezimiz bir sonraki sefere kalsın,biraz da heyecan olsun.

Siz benim yazımı merakla beklediniz,şimdi sıra bende.Ben de sizin yorumlarınızı bekliyorum.

Ordan Burdan Hayattan Bizim Usul Makarna' da